Dünyanın dünya kadar yükünden kurtulan babam

oplus_32
Dünyanın dünya kadar yükünden kurtulan babam
Bir çocuk düşünün, anasının ve kardeşlerinin yükünü çocuk yaşta omuzlarına alan!
Omuzları, elleri dolu; cepleri bomboş bir çocuk!
Bir serçe tedirginliğinde ve bir aslan gücünde olması gereken bir çocuk…
Ellerinin içi nasırlı, gözleri nemli, yüreği hassas!
Çocuk yaşta kırılan kolları ve kanatları da kendine emanet edilenlerin üstünde…
Yağmur yoğun, kar, tipi, boran; güneşin kavurucu sıcağı dersen o hepsinden beter!
Dağdan yuvarlanarak gelen kayayı elleriyle, gövdesiyle durdurmaya çalışan bir çocuk!
Daha askere gitmeden evlenmiş ve onca işin gücün arasında yuva kurmaya yeltenmiş bir çocuk…
Dertlerin hepsini birden aradan çıkaralım da huzura kavuşalım der gibi…
Huzur kelimesini sözlükten bile okumamış bir çocuk!
Kendisine emanet edilenleri koruma içgüdüsüyle hayatını şekillendirmeye çalışan, şekillendirirken de karakterini buna göre inşa eden bir çocuk…
Kavgacı, hırçın; hakkını savunmaya çalışan, hakkını gasbedenlerle mücadele eden bir çocuk…
El ayak çekilince bile sürekli bir tedirginlik içinde…
Bazlama pişerken kokusuyla doyan, çocuklarını da o kokuyla doyuran, taş gibi bazlamaları yerken de gözündeki bütün yaşları içine akıtan bir çocuk…
Üstelik o bazlamanın parasını da kendisi kazanan bir çocuk!
Tek başına, kimseden tek kuruşluk destek görmeden hem kardeşlerine hem kendi evlatlarına babalık yapan bir çocuk…
Büyüdükçe yüreği de büyüyen, elleri de büyüyen, çocukluktan birden büyük adam oluveren bir çocuk…
Dağlarda koşarken yuvarlanan, yuvarlanırken birden yeniden koşmaya başlayan, yükünün hakkını verirken kendini hiçe sayan bir adam!
Ne kadar haklıysa o kadar susan, haklı olduğu ne varsa kimseye anlatma ihtiyacı hissetmeyen, çektiği çileleri anlatmaktan imtina eden, anlatırsa etrafındakilerin gözyaşlarına dayanamayan bir adam…
Etrafında yığınla tepe! Her tepeye yağan kara şemsiye olmaya çalışırken dağdan dağa koşan, koşarken elleri, ayakları yırtılan bir adam…
Dizlerinin dermanını, gözlerinin ferini genç yaşta bitiren bir adam!
“Hayatı hissederek yaşamak nasıl olur?” deseler, “Gelin de hayat görün” dedirten bir adam…
Yedi çocuk büyüten, yedinin yanı sıra etrafındakileri de büyüten, onları büyütürken kendini de onlarla birlikte büyüten bir adam…
Hayvana keven dikeni yüklerken…
“Bak oğlum, okumazsan benim gibi rezil olursun,” diyen, o “rezilliği” de aslında köy hayatı olarak nitelendiren bir adam…
Alın teriyle, helal lokmayla hayata tutunmanın neresi rezillikse?
Kolay mı her yükün altına tek başına girmek ve tek başına kalkmak o yükün altından?
Akıntıya kürek çeken, kürek çekerken de sürekli küreği kırılan bir adam…
Ve aynı zamanda titiz, tertemiz!
Askerlik dağıtımında askerliğinin yanmasını bile göze alan; çocuğunu görmek için trenden atlayıp elli kilometrelik yolu dağları aşarak, yürüyerek giden bir adam…
Askerlik arkadaşı Halil Emmim anlatıyor:
“Yıllar sonra karşılaştım, ben bulunduğu bölgeyi satın aldığını zannediyordum. Askerlikte komutanlara elbise dikerek harçlığını çıkarır, hatta memlekete para gönderirdi. Köyde çiftçi olacağı hiç aklıma gelmezdi…”
Ekmeğini taştan çıkaran bir adam…
“İyi ki babam ikinci kez evlenmiş, yoksa diğer kardeşlerim olmazdı,” diyecek kadar kadirşinas, merhametli ve etrafını koruyup gözeten bir adam…
“Kıymet bilenin kıymeti bilinmez,” diye bir söz var mıdır bilmem; yoksa bile bundan sonra olsun dedirten bir adam…
En sevdiği insanlarla uğraşan, onlara daima şakalar yapan ve aynı zamanda onlarla yol yürümekten hoşlanan bir adam…
Hiç unutmam, ben çocukken bir gün anamla küslerdi. Çay yaptım, çayı doldurdum bardaklara. Anam üstüne battaniye çekmiş uzanmış, babam da o meşhur zahmarı kaşlarını çatmış oturuyor. Barışmaları lazım ama oralı olan yok. Her zaman yaptığı bir şaka vardı:
“Ana! Babam ayağına çay döküyor!” dedim ve olan oldu. Anam fırladı yattığı yerden, babam gülmeye başladı; güle oynaya içtik çayımızı! Küsmeyi de barışmayı da beceremeyen adam…
Yol yürüdüğü insan için gözünü budaktan sakınmayan bir adam…
Hele ki davası için…
Kamyon kasasında Konya’ya, Kudüs Mitingi’ne giden; Akıncılar davasında iki sene kardeşinin mahpus yollarını gözleyen bir adam…
Şairin, “Hiçbir amelime güvenmiyorum ama Allah’ın düşmanlarına düşmanlığım var,” dediği gibi…
Yeryüzünde ne kadar İslam düşmanı varsa hepsine şedit bir şekilde düşman olan; ilkokul mezunu olduğu halde ne kadar okumuş cahil varsa hepsine karşı mücadele edecek kadar donanımlı ve feraset sahibi bir adam…
Dünya mazlumlarının derdiyle dertlenen kim varsa onları baş tacı eden, onlara muhalif olanlarla da birebir mücadele eden bir adam…
“Tek ekmeğe muhtaç olsam yine de davamdan vazgeçmem” diyerek bayrağı en önde taşıyan bir mücahit…
Kendisine muhtaç olanlara elinden ne geldiyse yapan ama…
“Ele ayağa düşürme, beni kimseye muhtaç etme” diye dua eden ve duasını da naz makamında kabul ettiren bir adam…
“Bu yaşta ameliyat olursam ben o masadan kalkamam” diyerek doktora gitmek istemeyen ve akıbetini akıl edecek kadar feraset sahibi bir adam…Kapıdan girerken seccade üzerinde sağa selâm verirken buldum onu hastanede… Tam o esnada fotoğrafını çekmiştim…
Kendisini ziyarete gelirken eli dolu dolu gelen ve ihtiyaç sahibi olduğunu düşündüğü bir yakınına cebindeki son parayı vererek, son ibadetini infak yönünde kullanan bir adam…
Bir gün önce yola çıktım, kendisine haber vermeden… Kardeşimden yolda olduğumu öğrenince aradı. Hem “Gelmesin, önemsiz bir ameliyat” deyip hem de “Nerede kaldın, yalnız mı geliyorsun?” diye soran; Necip Fazıl’ı sorup, “O yok,” deyince soğuk bir şekilde telefonu kapatan bir adam…
Tüm çocuklarını yanında görünce gururlanarak abdestini alıp namazını kılan ve akabinde ameliyata giren bir adam… Hem de etrafındakilerle yarenlik ederek, gülerek…
Hastane koridorlarında dolaşırken yanıma tanıdık bir hemşire yaklaşıyor:
“Abi, seni doktor çağırıyor…”
Küt diye gittim ben o anda. Anladım dünyanın tek bucak olduğunu! Doktor beni niye çağırır ki?
“Kalp kapağı kireçlenmiş, duran kalbi çalıştıramadık…”
Yığılmak nedir olduğun yere, çaresizlik nedir; orada bildim…
Cenazesine kimler gelmedi ki…
Uzaktan yakından koşarak gelenler, “Cenazeye yetişemedim, bari gidip evinde bir Fatiha okuyayım,” diyenler, gelemeyip de arayıp soranlar, mesaj gönderenler…
“Bir insanın gideceği yer, cenazesi esnasında belli olur,” derim hep… Şükürler olsun.
Ama bağlı olduğu şeyhinin cenazesine katılmadığını görünce epey tedirgin olmuş ve aşırı derecede üzülmüştüm. Her karşılaştığımızda, “Kimin oğlusun?” der, tanıdıktan sonra hayırla yâd ederdi babamı…
Günler sonra köyün bahçelerinde dolaşırken karşılaştım onunla. Yine sordu: “Kimin oğlusun?” diye.
“Yeni vefat eden adamın oğluyum,” deyince…
“Yapma ya! Musa abi vefat mı etti? Benim hiç haberim olmadı,” dedi. Haberinin olmadığını öğrenince rahatladım. Oysa haber verilmesini özellikle istemiş, hatta “Haber verin,” diye uyarmıştım…
Dağ gibi adam; beni derin acılardan ziyade, kalan ömrümde müthiş bir muhasebeye sevk ederek, seksen 4 yaşında, bir gün bile gün yüzü görmeyen Elif anasına kavuştu…
Kevser Irmağı kenarında çay içebilmek umuduyla…
Allah mekânını cennet etsin, Peygamberimize komşu etsin, bizleri de cennetinde kavuşturun.
M’S
Mustafa Süs'ün kişisel blogu sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



