Umut Bir Stratejidir, Afyon Değil (Ankara Edebiyat-Deneme 08.01.2026)

mustafasüs

Umut Bir Stratejidir, Afyon Değil

Öteden beri umut aşılayan kitapların çok okunduğuna şahit olmuşuzdur. “Umutlu olmak güzeldir”, “Umutsuz yaşanmaz”, “İnsan ümit ettiği sürece yaşar” gibi süslü laflar herkesin dikkatini çeker. İnsanların hem dikkatini çeker bu sözler hem de –söylenene göre– buna ihtiyaçları vardır.

Kimisi yaşadığı sıkıntılardan, iç acılarından ve karamsarlığından kurtulmak için geleceğin güzel olmasını umut eder; kimisi de hali vakti yerinde olduğu halde, kendisinden maddi anlamda ileri seviyede olanlara özenerek onlar gibi olmayı diler.

Şarkılara, şiirlere kulak verdiğiniz zaman daima bir beklentiye maruz kalırsınız. Dünya, ileride her şeyin güzel olacağını söyleyen insanlarla doludur. Bu yüzden umutsuz olanlara, karamsarlığı şiar edinenlere, asık suratlı yaşayanlara ve sürekli “düzelmez” diyenlere karşı oldukça tahammülsüzüzdür.

Kimisi de umudunu ölüme saklar. Bu dünyanın çile çekme yeri olduğuna inanmıştır bir kere. “Yaşadığımız sıkıntılar bitecek elbet” derler, “ama ancak ölünce…” Ahiret inancı olanlar azığına güvenerek, olmayanlar ise güya yok oluşun getireceği hissizliğe güvenerek ölümle gelen o “bitişi” umut ederler.

Dedik ya; tam bir umut dünyası…

Sosyal medyaya bir göz atın. Ne kadar merdiven altı psikolog, aile danışmanı, kişisel gelişim uzmanı varsa hepsi insanlara umut pompalamakla meşgul. Tıpkı kimi din adamlarının, “sabır” adı altında bilinçsizce uyuşukluk ve tembellik aşılaması gibi. Oysa sabrın karşılığı ne tembelliktir ne uyuşukluk ne de sadece beklemektir. Varacağımız köy dağın ardındaysa, oturduğumuz yerden sadece sabrederek ve umut ederek o köye ulaşamayız. Bu tartışılmaz bir gerçektir.

Peki, bize aşılanan, pompalanan nedir? Umut tacirlerinin pazarladığı o “boş” beklenti…

Bir karikatürde genç, ninesinden sınavda başarılı olması için dua istiyor. Ninesi, “Allah emeklerinin karşılığını versin evladım” deyince genç hemen çıkışıyor: “Emeklerimizin karşılığını neden karıştırıyorsun, sen direkt dua etsene!” O genç aslında kendisine sunulan “kolaycı” sistemin farkında. Emek olmadan yemek olmayacağını, yerinden kalkmazsa dağın öte yakasındaki köyüne varamayacağını biliyor ama işine gelmiyor. Çünkü ona öğretilen umut, emeksiz bir mucize beklentisi.

Duanın gücüne elbette inanıyoruz ama yapılması gerekeni de yapmak zorundayız.

İşte tam burada bilimin tanımı devreye girmeli. C.R. Snyder, umudu duygusal bir histen ziyade bilişsel bir beceri olarak tanımlar ve şöyle der: “Umut; hedeflere ulaşma yollarını bulma ve bu yolları kullanma motivasyonunun, yani irade gücünün toplamıdır.” Kısaca Snyder’a göre; “Umut bir stratejidir, sadece bir duygu değildir.”

Eğer bir stratejiniz ve geleceğe dair size yol gösterecek öngörüleriniz yoksa, boş yere umut etmenin anlamsız bir yük olduğunu zamanla görürsünüz.

Martin Seligman, depresyonun kökeninde “öğrenilmiş çaresizlik” olduğunu savunurken, tedavisinin de umut olduğunu söyler. Ama hangi umut? “Sorunların kalıcı değil geçici, kişisel değil evrensel ve aşılamaz değil kontrol edilebilir olduğuna inanmayı” sağlayan, eyleme dönük bir umut.

Yaşadığınız sorunlardan kurtulmak için, o sorunları kontrol edecek bilgiye, birikime ve enerjiye ihtiyacınız var demektir. Yoksa süslü sözlere, bezenmiş diyaloglara, sanatsal görünen şiirlere kulak vererek sadece acı çekersiniz. Friedrich Nietzsche’nin o meşhur sözü tam da bu pasif bekleyiş için geçerlidir: “Umut en büyük kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır.”

Bisiklete sahip olmak ve onu sürmesini bilmek, onunla bir yere gideceğin anlamına gelmez. Pedalı çevirmektir umut.

Yerinden kalkmayan, liseyi bitirdiği halde üniversiteye hazırlık çalışması yapmayan, “nasılsa kazanamayacağım” deyip herhangi bir işe de girmeyen bir arkadaşım vardı. Anadan öksüz, babadan korunaksız, kardeşlerden umutsuz bir arkadaş… Ajandasına şöyle yazmıştı: “Neden hep yarınların güzel olacağı söylenir, bugün de dünlerin yarını değil mi?”

O gün ona dedim ki: Umutla yaşayacaksan ve geçmişten muzdaripsen, kalkıp işe koyulacaksın.

İnsanlara boş bir umut değil, çalışma azmi aşılamalı bilenler. Yazın gölgenin hoş olduğunu değil, gölgede hoşça vakit geçirenin kışın çuvalının boş kalacağını öğretmeliler. Mesela üniversite okuyan gençlere; “Okurken bir işin ucundan tutmaz, kendini geliştirmez de eğlenceye kaptırırsan kendini, salt diplomayla kimse seni işe almaz” diyebilmeliler.

Dağın zirvesine bakmak güzeldir; ama sadece seni yerinden kımıldatıyorsa…

Mustafa Süs

 


Mustafa Süs'ün kişisel blogu sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın