Seksenlere dönelim mi? (Deneme)

Seksenlere dönelim mi? (Ankara Edebiyat 10.09.2026)
Ne kadar dirençli olursanız olun bu toplumda yaşıyorsanız, toplumda olup bitenler sizi hiç ilgilendirmese de hatta size çok antipatik gelse de kayıtsız kalamıyorsunuz.
Sosyal medyadaki akımlardan söz ediyorum.
Değer verdiğiniz, çok önemli gördüğünüz insanların bile akıma kapılıp gittiğini görünce yutkunuyorsunuz, boğazınızda düğüm düğüm oluyor sözler.
Hani çok da kötü bir şey değil aslında ama sizin hayata bakış açınızla ters düşünce, değer verdiğiniz insanların da sizin gibi düşünmesini ve öyle hareket etmesini istiyorsunuz.
Doğru mu değil mi bunu bilemiyorum.
Bildiğim şeyler var, onları yazmak için aldım kalemi elime…
Seksenler akımı hakkında bir şeyler söylemek zorundayım.
Sosyal medyada gördüğünüz seksenler akımı fotoğraflarına ister istemez muhatap olduk, olmaya da devam ediyoruz.
Fotoğraflara baktığımızda, özellikle bizimle aynı hayatı yaşayan insanların fotoğraflarına baktığımızda sanki bizimle aynı hayatı yaşamamışlar gibi bir duruş var.
Yapay zekâ seksenlerde ne kadar Yeşilçam artisti var hepsini hafızasına kaydetmiş, kim ne isterse istesin her birini Yeşilçam artistine benzetmiş.
Hâl böyle olunca da müstehzi bir tebessüm beliriyor dudaklarımızda.
Doğal bir zekâyla bizler nasıldık seksenlerde ona bakalım.
Öncelikle şunu ifade etmek isterim; seksenlerle ilgili kendi durumumuzla alakalı söyleyeceğimiz her şey o günlere ışık tutmak olacaktır.
Kendimize acındırma ve yoksulluk edebiyatı yapma değil.
Zaten kimsenin kimseye acımaya ne vakti var ne de acındırmaya gerek var.
Dünün acısı kendimize bile komik geliyor ki yılların acısı başkasının vicdanında niye yara açsın?
Seksen yılında ben altı yaşındaydım.
Bilen bilir, daha önce de yazmıştım. Bizim ailemizde müthiş bir kâbus vardı o yıllarda.
12 Eylül… Emmim cezaevindeydi. Tek suçu Müslüman olmaktı.
Acıyı iliklerimize kadar yaşadık o dönemde.
Hani şimdilerde yargı tarafsız değil falan diyorlar ya? O dönem yargılama bile yoktu.
Rahmetli babamla samanlığa kitap sakladığımız yıllar, küçücük çocukken…
Herkesin birbirinden şüphelendiği, kimsenin kimseye güvenmediği yıllardı. Ne sokağa çıkabiliyordun ne evde herhangi bir şeyden haberin oluyordu.
Okula başladığımda ayağımda kara lastik vardı. Siyah bir önlüğüm vardı, yakasız gittim uzun süre, yaka alma imkânımızın olmadığı yıllardı.
Giydiğim pantolon, gömlek, gocuk, hepsi abimden kalmaydı.
Arkadaşlarla top oynarken ayakkabımın ayağımdan çıkmasından endişe ederdim, çorabımın olmayan topuk kısmı görünmesin diye.
Beslenme saatine evden götürdüğüm göğ çökelik ve bazlama ile beslenirdim.
Hani geçmişe özlem duyup da “Eskiden çok daha iyiydi hayat, herkesin durumu güzeldi, her şeyi koli koli alırdık” diyen sivri zekâlılar vardı ya…
Evet, koli koli alırdı babam makarnayı, şekeri torba torba alırdı. Eline bir kez geçerdi para ve ilçeye gidemezdi başka zaman, yol parası bulmak bile zordu.
Seksenlerde okulda öğretmen para isteyecek diye ödüm kopardı.
Mahallemizdeki bakkalın camından bakar, içerideki rengarenk öteberileri görünce içim giderdi hepsine.
“Ben de yer miyim ki acep onlardan?” derdim.
Bir keresinde bakkalın önünden geçiyordum.
Bakkal da bizim akrabamız olur.
Beni içeri çağırdı.
Bana yüz gram şeker sucuğu, birkaç tane de püsküğüt verdi.
Heyt be! Kim tutar beni.
“Adam,” dedim, “merhamet etti. Helâl olsun.”
Başka zaman yine verdi.
Bir daha, bir daha derken alışık olmadığım bir durum…
Sonra eve geldim, babama durumu anlatınca babam meğer parasını vermiş önceden, “Bizim çocuk gelince ver ona demiş.”
Misafirliğe gittiğimizde evlerde çok fazla çay bardağı olmazdı ve sadece büyüklere ikram edilirdi çay. Benim de çaysız yapamayacağımı bilen babam kucağına oturtur beni, kendisine gelen çayı gizlice bana verir bardak bitince kendisi içmiş gibi uzatırdı boş bardağı ev sahibine.
Her aklıma gelince direği sızlar burnumun. O zamanlar nasıl sevinmiş, nasıl mutlu olmuştum.
İlçedeki okula giderken yol parasını bir yakınımız verirse ya otobüs haricinde bir araçla gitmişseniz okula bilet parasını biriktirir, bayram harçlığı ederdik. Bayramda kimseden harçlık aldığımı hatırlamıyorum çocukluk yıllarımda.
Tutumlu bir çocuktum mecburen.
Arkadaşlarımın bir kısmı amelelik yapar, oradan aldıkları parayla lokantaya giderdi, benim yaşım küçük olduğundan gidemez, iç geçirirdim.
Babasının durumu iyi olanlar da hâkeza öyle.
Başkasının eskisi bizim yenimiz olurdu.
Anam ablamla halı dokuyacak da o halı satılacak da, satılan halının parasıyla koyunlara yem alınacak da, para artacak da bize bir şey alınacak. Nasrettin Hoca’nın diktiği çalı işte.
Hem de yedi kardeş…
Okuldan istenen parayı bir aylık yalvarma sonucunda babamdan alıp yolda giderken o parayı kaybedip okuldaki öğretmene durumu izah edene kadar ne çektiğimi bir ben bilirim bir de Allah.
Ayakkabım çalınmıştı camide, yerine bıraktıkları arkası yırtık lastik ayakkabı görünmesin diye paçalarımın içe kıvrılan kısımlarını söküp pantolonu uzatmıştım.
İki hafta ağlayarak aldırdığım yeni ceketi yakmıştım yanlışlıkla; vücuduma iki beden küçük abimin eski ceketiyle bir yıl okula gitmiştim.
Seksenleri özleyen olabilir.
“Yokluktaydık ama samimiydik” diyen olabilir. Çocukluğunu özlemenin neresi kötü?
Ama insanlar şunu demesin…
“O zamanlar özgürlük vardı, bolluk vardı, insanlar birbirini severdi sayardı, durumumuz iyiydi” falan…
Böyle diyen görürsem ağzının üstüne zibil küreğiyle vurasım geliyor.
Peki herkesin mi durumu kötüydü?
Hayır!
Selânik’ten gelenlerin durumu iyiydi. Ermenilerin durumu iyiydi. Yahudilerin durumu iyiydi. Hristiyanların durumu iyiydi. Ayrıca bunlar Osmanlı’yı kötülerken “Sarayda durumlar iyiydi halk sefalet çekiyordu” diyen kişilerin de durumu iyiydi.
Geçmişte biz yokluk mu gördük, her şey güllük gülistanlık diyenlerdi işte.
Sırtını devlete dayayıp millete düşman olmaktan geçiyordu durumunun iyi olması.
Geçenlerde 67 doğumlu olduğunu söyleyen mankurtlardan biri yazmış.
“Eskiden,” diyor, “okullar pırıl pırıldı. Ne istersen vardı. Şimdi sabun bile yok.”
Bunu taharet kültürü olmayanlar diyor.
Oysa sokağa çıkıp baksa içi donanımlı, dışı pırıl pırıl devasa okul binalarını görecek.
Başka kimlerin durumu iyiydi?
Devlete ajanlık yapıp Müslümanları fişleyen münafık cami cemaatinin durumu iyiydi.
Nasıl olduysa bir şekilde kimi okuyarak kimi katakulli ile devlet memuru olanların durumu iyiydi.
Bir de ticaretle uğraşanlar ve Cumhuriyet döneminde kurulan sayısız fabrikalarda(!) iş bulamayıp vatanından uzaklara gitmek zorunda kalan gurbetçilerin durumu iyiydi.
Seksen senedir söylerim:
Seksenleri özleyenler ellerinde ne var ne yok hepsini infâk ederlerse direkt seksenlere uzanmış olurlar. Tabii devletin çeyrek asırdır sağladığı imkânlardan da yararlanmamak şartıyla…
Buyursunlar…
Mustafa Süs
https://ankaraedebiyat.com.tr/seksenlere-donelim-mi/
Mustafa Süs'ün kişisel blogu sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



