Çoban Köpeğine Uzanan Şaşkın
Hiç unutmam; az önce Nuh Uçgan Hocamı dinlerken, musahabe esnasında kardeşlerimizden biri dışarı çıktı. Nuh Hocam hafif bir tedirginlikle, “Ben konuşurken biri dışarı çıkınca beni protesto ediyorlar sanıyorum,” dedi. Hep beraber gülüştük, konu orada kapandı.
Konu kapandı ama kısa bir süre sonra kapı açıldı ve biraz önce çıkan kardeşimiz, elinde tepsiyle içeri girerek aslında ne kadar “mühim” bir işe imza attığını gösterdi: Çay gelmişti!
Herkes sedirde kurulmuş otururken, ben ilk sırada, yerde bağdaş kurmuş oturuyorum.
Çayı getiren kardeşimiz maşallah, Allah’ın boy verip de aklını almadığı cinsten bir yiğit. Öyle ki, eğilse bile elindeki tepsi benim göz hizama inmiyor. Ben de hani o ilim meclislerinde kendini göstermek isteyenlerin “Sağdan başlayalım!” edasıyla, sağ taraftan bir bardak alayım dedim.
Küçük! bir detay: Çaylar kâğıt bardakta…
Canımın ne kadar sıkıldığını düşünün. Kâğıt bardaktan çay içmeye mecbur bırakan hayat…
Cam bardak olmayınca dışarıdan bakınca içinde ne olduğu belli olmuyor. Elimi ilk uzattığım bardakta çay yerine su varmış. “Dur hele, su dursun, ben çayı alayım,” diyerek tam yanındaki bardağa uzanırken, boylu poslu, dili soslu kardeşimiz —isminin Harun Kutan olduğunu söyleyip de kendisini burada iyice yüceltmek istemem ama— lafı gediğine koyuverdi.
Laf cebinde miydi mübarek? Çaylı değil de sulu bardağa uzanan bana ne dese beğenirsiniz?
”O kadar koyun dururken, sürüdeki çoban köpeğine uzanan şaşkın!”
Çocukken bana “lafazan” derlerdi, “İncilli Çavuş” diyen de olurdu, “lafa mı zarı” diyenlere de şahit oldum… Ama bu lafın üzerine diyecek tek kelime bulamadım. Hani dayak yiyen adam gece yatağa yatınca “Keşke ben de şöyle vursaydım,” diye hayıflanır ya; muhtemelen benim de aklıma en iyi cevap gece yastığa başımı koyunca gelecek.
Ama o zaman da iş işten geçmiş olacak. En iyisi, “Çay varsa içelim,” diyerek konuyu kapatmak; yoksa laf, sahibinin heybeti altında ezilip uzayacak.
M’S
Çoban Köpeği (Hikâye)

