Eşyanın ruhuna Fatiha! (Ankara Edebiyat 25.09.2026)
Hiç unutmam, seksen 4 sene önce arkadaşımın biri “hediye almayı sevmediğimi” bildiğinden kelli bana bir saatli takvim göndermiş kargoynan…
Geçenlerde baktım pili bitmiş, saatin mi bitti pili, arkadaşın mı bitti bilemiyorum. Arkadaş olmayınca saat de durmuş ellâm.
Paraya kıyıp bir pil alayım dedim.
Saatin biten pilini cebime koyayım da markete gidince hatırlayayım derken eve varınca evde de pil olduğunu gördüm.
Aldım geldim pili.
Toplantı yapacağız odada, toplantıya başlamadan şu pili takayım dedim.
Taktım, saat çalışmıyor.
Gönderen arkadaş ortadan kaybolduğuna göre, kesin dedim, hediyesi de durdu, çalışmayacak. Çip mi taktın mübarek, ben yoksam saat de olmasın mı diyorsun?
Oksitlenme falan olmuştur düşüncesiyle kolonya falan döktüm pil yatağındaki metallere, tık yok.
Saat çalışmıyor.
Eşyaların da ruhu vardır, derler.
Mesela köyde kimi kimsesi olmayan evler çöker, gözlerimle gördüm.
Kullandığın eşyalara kötü davranırsan çabuk bozulur falan. Bunları hem bilirim hem de duyarım.
Bu hediyeye ruh üfleyen arkadaşım kayıplara karıştığına göre hediyesi de durdu, iş görmez hale geldi.
Masamda başka bir isimlik var, onun da saati vardı, onun da pili akmış saatin yüzü bana dönük olmadığından fark etmemişim pilinin aktığını. Yeni pil de alsak işe yaramadı, çalışmıyor; sadece isimlik çalışıyor, o da kırılmadığı sürece çalışmak zorunda çünkü duruyor durduğu yerde.
O isimliği de kurbanda danaya girer gibi birkaç arkadaş birlikte almışlardı ama onlar o zaman çalışmıyordu. Onlar da hediye işini sevmediğim için emrivaki etmişler, getirip masaya koymuşlardı. Geri çevirsen yazılan ismi kime verecekler? Hem geri çevirmek de olmazdı. Emek verilmişti, özveride bulunulmuştu, değer veriyorlardı…
Sonra onlar da kaybolup gitti, onlar gitti diye saatleri de çalışmaz oldu.
Eşyanın ruhu gerçekten vardı.
Seksen dört sene önce arkadaşımın biri de bana taaa Van’dan telefon göndermişti, telefonunu beğendiğimi söyleyince…
O zamanlar hediye olayına bu kadar mesafeli değildim. Henüz dokunmatik akıllı telefonlar piyasada yokken. Fotoğraf çeken türdendi.
Denizden çıkıp telefonu elime alıp kontrol ettikten sonra şortun cebine koyup arabaya binip gitmiştim. Sonra bir de ne göreyim? Telefon bozuldu.
Dedim, arkadaş bana gönülsüz verdi ellam. Eşyanın ruhu var ya hani? Ben olsam gönülsüz verirdim, ne o öyle beğendiğini söyler söylemez telefon mu gönderilir taaa Van’dan?
Garantisi de duruyor, hemen gönderdik servise, servisten gelen cevap: “Sorun bizde değil, kullanıcı hatası, içine tuzlu su kaçmış, bu da garanti kapsamına girmiyor.”
Teknoloji o kadar gelişmemiş, deniz suyu diyemiyorlar da tuzlu su diyorlar.
Arkadaşa mesaj gönderdim yeni aldığım bir başka telefonla:
“Gönülsüz mü gönderdin telefonu da işime yaramadı, bozuldu hemen?”
Gelen cevap:
“Telefonu ıslak şortun cebine koyan suçlu değil, ben suçluyum, öyle mi?”
Aynı arkadaşım bana çok kaliteli bir kazak hediye etmişti üniversitede okurken…
Çamaşır makinesinde oldukça yüksek ısıda yıkandığı için benim ilkokuldaki halime anca giydirilir hâle gelmişti kazak. Tabii o zamanlar bizde çamaşır makinesi yoktu, kesin o arkadaş eve göndermişti, onların evinde yıkanıp çekmişti kazak.
Bir de demezler mi bana: “Neden hediye sevmiyorsun?”
Konumuza dönecek olursak…
Her iki hediye de şu an gözlerimin önünde ama ruhsuz ruhsuz duruyorlar, onlara ruhu üfleyenler nefeslerini geri çekti falan derken bir de ne göreyim?
Elimi hırkanın cebine atınca bir pil daha buldum.
Evet, tam da tahmin ettiğiniz gibi…
Evden getirdiğim pili değil de saatten çıkardığım pili tekrar takmışım saate.
O yüzden çalışmazmış saat.
Hırkanın cebinden çıkardığım pili takınca çalışmaya başladı.
Meğer bozulan saat değil, benim kafaymış.
Eşyanın ruhu konusunda yine durduğum yerde duruyorum da ama bu saate taktığım eski pil olayı beni hayli düşündürdü.
Eşyaların değil de gidenlerin ardından bir Fatiha okusak yeridir.
Allah hepimize rahmet eylesin.

