Kötü dediğime kötü de!
Hayatı anlamlandırabilmek, o anlamın içinde kendine bir yer edinebilmek ve bulunduğun ortamları iyi okuyabilmek için değişik kişilerle bir arada bulunmak gerekiyor; değişik ortamlara girip çıkmak, herkesin dilinden artanları okumak…
Çağımız insanı genelde aynı kişilerle hemhâl olduğundan ezberleri de aynı oluyor. Ezberlerini bozacak ortamlardan da kaçınıyorlar.
Fabrika işçileri hayata işçilerin gözüyle bakarken, emekli insanlar da emeklilerin sorunlarıyla bakıyorlar hayata. Öğretmenler kendi aralarında ne konuşuyorlarsa onlardan ibaret sanıyorlar dünyayı. Köylüler yağmur derdinde, kuraklık derdinde, ürün satma derdinde.
Akademisyenlerin halkta bir karşılığının olmaması ve halkın dilini kullanamama gerekçeleri de aynı. Halkın içine giremeyişleri ve halkı da kendi aralarına alamayışları, onların hayata bakış açılarını farklı kılıyor. Anlaşılamamaktan şikayetçi olanlar varsa haklı değiller. Kimse onları anlamak zorunda değil.
Kimi gazeteciler, kimi yazarlar vardır; fildişi kulelerden hayata çeki düzen vermeye çalışırlar. Ne bir otobüse binmiştir ne bir bakkaldan alışveriş yapmıştır. Tatile gider, kendi seviyesindeki insanların diliyle konuşurlar; tatilden dönüşte de öyle. Kim hangi kitabı, hangi gazeteyi okursa onun diliyle konuşmaya başlar, meselâ…
Bunlar senede birkaç gün halktan birileriyle karşılaşıp hemen onların derdini dile getirmeye çalışırlar ama etkisi de olmaz, tesiri de uzun sürmez. Sözcülük etmiş olurlar sadece kısa süreliğine…
Sürekli muhaliflerin televizyonunu izleyen, gazetelerini okuyan insanlar bir süre sonra su katılmamış bir muhalife dönüşüverir. Amerikan filmleriyle yetişen insanların çoğu Amerika’nın emperyalist değil kurtarıcı olduğunu zannetti uzun süre. Avrupa’nın kültür istilâsına dûçar olanların çoğu, kölelerin alın teri, kan ve gözyaşı ile kurulan modernliği ‘’medeniyet’’ zannettiler.
“İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse, ötekine sağır.” der İsmet Özel bu duruma. Çeşit çeşit dünya, değişik değişik insan ve yaşanmamış sayısızca hayat var. Bir kişiyi bir yönüyle göklere çıkarmak veya yerin dibine batırmak da mümkün, onun iyi ve kötü hallerini kıyaslayıp ona göre karar vermek de mümkün. Gel bir insanı kötüleyelim deyince ağzında yığınlarca ipe sapa gelmez cümlelerle koşup gelenlere kapımızı hızlıca açarken, bir insanın iyi yönlerini konuşalım dediğimiz zaman insan bulamıyoruz.
Bir takım kırmızı çizgileri aşmayan, omurga yönünden sağlam olan insanların iyi yönlerini ele alıp onlarla o şekilde iletişim kurmak varken, toptancı bir bakış açısıyla hepten kötülüyor ve itici bir iz bırakıyoruz geride. Aynı dili konuştuğumuz ortamların dışına çıkmadığımız sürece bu böyle devam edip gidiyor. Her ortamın kendine göre iyi tarafları da var, kötü tarafları da. Bazen köylülerle, bazen şehirlilerle, bazen yazarlarla, bazen akademisyenlerle, bazen avamla, bazen cahille oturup kalkmak gerek.
Sıcak memlekette yaşayan insanlar sıcaktan, soğuk memlekette yaşayan insanlar soğuktan şikayetçi olurlar. Biri diğerine ters ters bakar, ne diyor bu diye. Oysa ikisi de haklı. Memleket değiştirmek belki kolay değildir ama ortamları değiştirmek zor olmasa gerek.
“Eline çekiç alan her şeyi çivi görmeye başlıyor” ve bu bir zaman sonra bünyeye zarar veriyor.
Ayrıca insanlar bu dar bakış açısıyla herkesi ikna edebileceğini de düşünmeye başlıyor. İkna olmayanla ilişkisini de koparıyor.
Benim iyi dediğime coşkuyla iyi diyeceksin, kötü dediğime de aynı coşkuyla kötü diyeceksin. Neden? Çünkü ben tanrıyım!
Oysa insan, biraz yukarı yani dağlara çıksa bulunduğu mekândan, kendisine baksa ne kadar küçük olduğunu görecek.
Mustafa Süs

