Hazin Bayramlar
- Guzum benim telefon bozuk herhalde şuna bir bakıver… der yaşlı emmi telefon tamircisine.
- Tamirci telefonu alır, kendi numarasını yazar, arama tuşuna basar ve telefonun bozuk olmadığı anlaşılır. Emmiye döner:
- Emmi telefonun bozuk değil, ne güzel çalışıyor, der.
Emminin gözünden birkaç damla yaş dökülür ve akabinde telefonu alır duvara çarpar. Çarparken de;
- Bozuk değil de çocuklarım beni neden aramıyor ya? der.
Bu küçücük hikâyeyi daha önceleri de yazmıştım ve her aklıma geldiğinde bir kırılma olur içimde. Öyle bir kırılma ki sormayın gitsin. En başta beni yaralar bu hikâye. Hikâyenin baş öznesi benimdir.
Tamam, telefon görüşmesi yapmasını sevmiyor olabilirim, uzun konuşmalardan bıkkınlık duymuş olabilirim, uzun konuşunca migrenim azıyor, başımın ağrısı uzun bir süre geçmiyor olabilir, fazlaca kardeşim olduğundan ben arada kaynıyor da olabilirim; ama bu ana babayı aramamanın acısını çok fazla yaşayacağımdan eminim. Hiçbir şey ana babadan uzak kalmaya bahane de olamaz, mazeret de olamaz.
Her bayram öncesi müthiş bir heyecanla analar babalar evlatlarının geleceği günü bekler. Hangi evladının gelip hangisinin gelmeyeceğini de hisseder analar babalar. Ona göre beklentiye girerler.
Ama o kaygı yok mu o kaygı… Mahveder onları. Bayram gününe kadar devam eden bir kaygıdır o. Gözler devamlı kapıdadır.
Onlar böyle heyecan içinde ve kaygıyla beklerken evlatlarını… Evlatlarının kafasında başka hayaller, başka kuruntular veya başka sıkıntılar vardır.
Kimisi bayram tatilini tatil beldelerinde geçirme hayalleri kuruyordur.
Kimisi eşine veya çocuklarına söz geçiremiyor, onları köye gitme konusunda ikna edemiyordur.
Kimisi hiçbir yere gitmeyip rahatını bozmak istemiyordur.
Kimin ne planı olursa olsun, ana babası vefat edenler daha iyi bilir, yarın herkes pişman olacaktır. Aramayanlar da bayramlarda gitmeyen veya gidemeyenler de… Belki gidenlerden de pişman olan olacaktır kim bilir ama bunun bizim konumuzla ilgisi yok. Geçimsiz aileler, bir araya gelince tartışma çıkaranlar falan…
Torun özlemiyle, evlat hasretiyle yanıp tutuşan ana babaları âhir ömründe sevindirmek, onların hayır duasını almak, onları el içinde mahcup duruma düşürmemek tüm evlatların aslî görevi olmalı esasında.
Bir devlet büyüğü çağırınca ya da işimizle ilgili herhangi bir program olunca ne yapıyoruz? Yığınlarca meşgalemiz olsa bile işi gücü bırakıyor, koşa koşa gidiyoruz hem de en titiz halimizle. Para gerekiyorsa buluyoruz, araç gerekiyorsa buluyoruz, ne eş karşı çıkıyor bu programlara ne çocuklar.
Ama iş sıla-i rahim olunca ve gitmeyene herhangi bir yaptırım olmayınca her birimiz gevşek duruyor ve imtihanı kaybediyoruz.
Benim kendi adıma hazin geçmeyen tek bayramım yoktur. Çocukken de büyüyünce de hazin olmuştur bayramlarım. O yüzden bayram gelecek diye bir kaygı alır beni… Olması gerekeni yapamadığım için.
Bu imtihanı kaybedenlerin içine küçük bir korku salmak istiyorum: Yarın evlatlarımız bizden beter olacaklar… Biz gitmiyoruz, onlar belki selâm bile vermeyecekler bize…
Mustafa Süs

